Haaretz yazarı sordu: Erdoğan'ın kavga etmediği kimse kaldı mı?

8 Ocak 2018 Pazartesi 13:43
Haaretz yazarı sordu: Erdoğan'ın kavga etmediği kimse kaldı mı?
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın yabancı ülke liderleri de dahil yerel siyasette de polemiğe girmediği isim hemen hiç kalmadı.

En son Abdullah Gül'ü, ağzını açtığına açacağına pişman etti. 696 sayılı son Kanun Hükmünde Kararname'ye (KHK) yarım ağızla 'düzeltilirse iyi olur' uyarı bile Erdoğan'ın öfke şimşeklerini Gül'ün üzerine çekmeye yetti. 

 

Bu durum Türkiye medyasında olduğu kadar dünya medyasında da ilgiyle takip ediliyor. 

 

İsrailli Haaretz Gazetesi yazarı Zvi Bar'el o kritik soruyu soran bir yazı kaleme aldı: Erdoğan'ın bugünlerde kavga etmediği kimse kaldı mı?

 

Bar'el yazısında, Erdoğan'ın Gül'e yönelik tepkisini 'düşmanca saldırı' olarak nitelendiriyor ve yine de her defasında çok şaşırdığını itiraf ediyor.

 

Erdoğan-Gül geriliminin geçmişine de ışık tutan Bar'el yazısını şöyle sürdürüyor:

 

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kendinden önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e öfkeli bir tepki vermesi bekleniyordu. Ancak Erdoğan’ın bu düşmanca saldırılarını ne kadar ileriye götürebildiğine tanık olmak yine de her defasında çok şaşırtıyor.

 

İkili arasındaki husumet yeni bir durum değil ve daha önce de halkın gözü önünde yaşanmıştı. Ama Gül bu sefer hassas bir noktadan vurarak Erdoğan’ın terörle mücadeleyi nasıl tanımladığı konusuna değindi. 

 

Geçtiğimiz ay yayınlanan 696 sayılı KHK’ya (geçici yasa) göre 2016 Temmuz ayındaki darbe girişimini bastırmak için çalışan tüm siviller, askerler, polisler veya devlet memurlarına bu amaçla yaptıkları için yargı muafiyeti sağlandı.

 

Gül ve insan hakları derneklerinin iddiasına göre söz konusu yasada kullanılan üstü kapalı ifadeler sayesinde, darbe girişiminden sonra (sadece girişim sırasında değil) da Erdoğan’ın sürgündeki rakibi Fethullah Gülen hareketine karşı eylemde bulunan siviller de bu muafiyetten yararlanabilecek. 

 

Geçtiğimiz ilkbaharda Erdoğan’a olağanüstü yetkiler veren anayasa değişikliklerini eleştiren Gül, son düzenlemeyi sadece polise ve yargı sistemine ait olması gereken yetkilerin sivillere de verilerek hukukun egemenliğinin görmezden gelindiğini söyleyerek eleştirdi.

 

Öfkeli biçimde “Eski Cumhurbaşkanımızın belirsizlik hakkında konuşması üzüntü verici. Neresi belirsiz? Hangi paragraf?” diye konuşan Erdoğan “Birdenbire Kemal’in (Kılıçdaroğlu, muhalefet lideri) gemisine mi bindin?” diye ekleyerek Gül’ün partisine ihanet ettiğini ima etti.

 

Gül ve Erdoğan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurucularından ve uzun yıllar birlikte çalıştılar. Parti iktidarının ilk senesinde Gül Başbakanlık yaptı.

 

Daha sonra bu pozisyonu devralan Erdoğan Gül’ü Cumhurbaşkanı seçtirerek ödüllendirdi. Fakat Gül Erdoğan’ın tüm devlet kurumlarını ele geçirmesi ve medyayı tamamen öldürmesiyle aynı fikirde olmadı.

 

Kendisini eleştirenlerini affetmediğini birçok kere kanıtlamış olan Erdoğan şimdi de Gül’ü hedef aldı ve onu hem muhalefet tarafında geçmek, hem de ülkenin terörle mücadele çabasına zarar vermekle suçluyor.

 

Gül buna karşı suskun kalmayıp düşüncelerini ifade etmeye devam edeceğini açıklayan bir tweet atmış olsa da, Erdoğan’a meydan okuyabilmesinin tek yolu Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmak.

 

Erdoğan ile Gül arasındaki ilişki İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin arasındaki ilişkiye çok benziyor.

 

Milliyet gazetesinden bir yazara göre “Erdoğan belli ki siyaseti yürütme konusunda İsrail modelini benimsemiş durumda fakat İsrail’de halen bizde artık olmayan ifade özgürlüğü var.” Buna örnek bulmak isteyenler Belediye Başkanı’nın “görüntü kirliliği yaratıyor ve Türkçeyi korumamızı engelliyor” diyerek tüm Arapça tabelaları söktürdüğü Adana şehrine bakabilir.

 

Bu siyasi fırtına büyümeye zaman bulamadı çünkü çok daha tehlikeli bir durum Erdoğan’ın gündeminde. Geçtiğimiz Cuma günü bir New York mahkemesi İran asıllı Türk işadamı Reza Zarrab’ın petrol karşılığında İran’a altın götürmesine izin verdiği için devlete ait Halkbank’ın Başkan Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’yı dolandırıcılık ve İran’a uygulanan yaptırımları delmekten  suçlu buldu. 

 

Erdoğan’a göre durum Netanyahu için nasılsa onun için de öyle. Ortada bir şey yok çünkü hiçbir şey olmadı ve işlenen suç, eğer işlendiyse, egemen otoritesi sınırları içinde. Erdoğan’ın en azından bugüne kadar görülen davalarda elleri temiz durumda.

 

Ancak Atilla’nın 30 yıla kadar hapisle cezalandırılmasına yol açabilecek bu karar temel alınarak ABD Hazine Bakanlığı Halkbank’a 5 ila 10 milyar dolar arasında ağır cezalar verebilir. Böyle bir ceza Türk bankacılık sistemine büyük bir darbe olur.

 

Bu yüzden Türk yüksek makamları acele biçimde böyle bir durumda bankaya yardım edileceğini açıkladılar. 

 

Bu durum ABD’nin Suriyeli Kürtlere yardım etmesiyle başlayan ve Başkan Trump’ın Kudüs’i İsrail’in başkenti ilan etmesiyle kötüleşen Türkiye – ABD ilişklerininin iyice olumsuzlaşmasına katkıda bulundu. Türkiye’de şimdiden ABD ile ilişkilerin tamamen kesilmesini öne süren bir kesim var.

 

Bu elbette gerçekçi bir talep değil. Ama Ankara’daki huzursuz atmosferin bir kanıtı ve Erdoğan’ın başa geldiği ilk yıllarda dış politika hakkında kullandığı “Komşularımızla sıfır sorun” sloganından ülkeyi ne kadar uzaklaştırdığı hissiyatını da tasdik ediyor.

 

Şu anda ABD – Türkiye ilişkileri daha önce görülmemiş seviyede kötü olmakla kalmadı; Avrupa Birliği ile ilişkilerdeki çatlakların da acilen tamir edilmesi gerekiyor.  

 

Geçtiğimiz hafta Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron Türkiye’nin AB üyeliği hakkında kulakları çınlatan bir tokat niteliğinde bir açıklama yaptı.

 

Erdoğan’la birlikte yaptıkları basın açıklamasında “var olan süreç önümüzdeki yıllarda çözüme imkan tanımıyor” şeklinde konuşan Macron, Türkiye’deki insan hakları ihlallerini referans göstererek Türkiye’yi oyalamanın samimiyetten uzak olacağını ekledi.

 

Erdoğan buna karşılık soğuk bir cevapla yetinerek: “AB’nin kapısını çalmaktan yorulduk” dedi. Fakat Türkiye’nin artık çalacak çok fazla kapısı kalmadı.