Yurttaşın ‘imdat’ çığlığı virüsten hızlı yayılabilir: “Kitleler her gün biraz daha ağırlaşan yaşam koşullarına daha nereye kadar dayanabilir?

31 Mayıs 2020 Pazar 12:09
Yurttaşın ‘imdat’ çığlığı virüsten hızlı yayılabilir: “Kitleler her gün biraz daha ağırlaşan yaşam koşullarına daha nereye kadar dayanabilir?
Koronavirüs salgınının dünyaya eşitsiz bir şekilde yayıldığına dikkat çeken Prof. Dr. Taner Timur, “Kitleler her gün biraz daha ağırlaşan yaşam koşullarına daha nereye kadar dayanabilecekler?” diye soruyor

Birgün'den Uğur Şahin'in Taner Timur ille söyleşisi;

 

İktidar, uzmanların tüm uyarılarına rağmen ekonomik kaygılarla ‘normalleştirme’ ısrarını sürdürüyor. Ancak salgının ülkede yarattığı ekonomik ve sosyal tahribat hâlâ ciddi. Peki, koronavirüs günlerinde sorunları daha da büyüyen yoksul yurttaşlar ne tip tepkiler geliştirebilir? AKP, yoksul yurttaşları değil sermayeyi kurtarırken bir tercihte mi bulundu, yoksa buna zorlandı mı? Akabinde devletlerin ‘sistemi kurtarma’ refleksinin arka planında yatan ne? Bu sorulara yanıt aramak için ülkenin sosyal bilimler literatürüne eşsiz eserler kazandıran Prof. Dr. Taner Timur ile görüştük.

 

Prof. Dr. Timur, asgari ücret geliri dahi elde edemeyen işsiz milyonlar ülkesi olan Türkiye’nin salgına son derece kırılgan bir ekonomiyle yakalandığı görüşünde. İktidarın yoksullara ayrılacak kaynak bırakmadığının altını çizen Prof. Dr. Timur’a göre AKP’nin salgın tablosundan bir başarı hikâyesi çıkartmak istemesi oldukça tuhaf. Zira tartışılması gereken ‘başarı’ değil, neoliberal politikaların Türkiye’de sağlık hizmetlerinde nasıl bir tablo ortaya çıkardığı…

 

►Koronavirüs salgınından sonra, sizce dünyada ve Türkiye’de nelerin yaşanması olası görünüyor? Tarihteki salgınlarla, koronavirüs pandemisini karşılaştıracak olsanız, neler söylersiniz?

 

Korona salgını ortaya çıkalı altı ay kadar oluyor. Bu süre zarfında dünyadaki kayıplar, geçmişte yaşanan salgınlara oranla çok daha az oldu. Yüz yıl önce, dünya nüfusu henüz iki milyar bile değilken, İspanyol Gribi elli milyon kadar insanın ölümüne neden olmuştu. Bu son altı ay içinde ise, nüfusu 7,8 milyara ulaşmış bir dünyada hayatını kaybedenlerin sayısı 350 bin civarında. Üstelik pandemi işaretlerine rağmen iki ay boyunca neredeyse hiçbir ülkede ciddi bir önlem alınmamıştı. Oysa artık işin vahameti anlaşıldı ve bundan sonra virüsün hızla yayılma olasılığı da azaldı. Önlem konusunda bir fikir edinmek için geçen şubat sonlarında çıkan bazı ünlü dergilere baktım, hiçbiri bir pandemi tehlikesinden söz etmiyordu. Örneğin The Economist dergisi (23 Şubat 2020) Çin’de salgının iki bin kadar ölüme yol açtığını yazıyor, fakat salgına tamamen yerel bir olay olarak bakıyordu. Dergi daha çok dev şirketlerin oluşturduğu tehlikeye dikkati çekiyordu. Bunlardan sadece beş tanesinin (Google, Amazon, Facebook, Apple, Microsoft – GAFAM) son bir yıl içinde toplam borsa değeri iki trilyon dolar artmıştı. Dergiye göre düzeni bunlar tehdit ediyordu ve mutlaka genel bir tepki yaratacaklardı! Salgın tehlikesinin büyüklüğü ancak mart ortalarında anlaşıldı ve ilk alarmist işaret de borsalardan geldi: 16 Mart günü ABD’de Dow Jones sanayi endeksi, yüzde 13 kayıp ile tarihinin ikinci büyük düşüşünü kaydetmişti. Bunu Wall Street Journal, geçenlerde, okuyucularına “16 Mart günü mikroskopik bir virüs, finans sistemini uçurumun kenarına getirdi; onu da aşmaya ne kadar yakın olduğunu çok az kimse fark etti” diye hatırlattı. O gün fon yöneticileri, pandemi korkusuyla milyarlarca doların fondan çekilmesi karşısında paniğe kapılmış ve satışa geçmişlerdi: Küresel bir kriz kapıdaydı. İşte bugünkü korona salgınını daha önceki pandemilerden ayıran özellik budur: İnsanlığın hastalık ve ölüm korkusu ile kriz, işsizlik ve açlık korkuları arasında sıkışıp kalması!

 

►Koronavirüs kriziyle kapitalizmin toplumun daha geniş kesimlerince sorgulandığı bir döneme girdik. Peki, bu aşamada sizce devletlerin sergilediği ‘sistemi kurtarma’ refleksinin arka planında yatan ne?

 

Covid-19, 2020 dünyasını “küreselleşmiş” bir ekonomi koşullarında yakaladı. Ne var ki bu “küreselleşme” hiç de yüzyıllardır özlenen “evrensel barış”ı sağlayacak özellikler taşımıyor. Aksine, dünyadaki eşitsizliği, sömürüyü ve huzursuzluğu artıracak nitelikte. Böylece iki korku bir arada yaşanmaya başladı ve işin kötüsü bunlar da birbirini ters yönde tetikliyor. Virüsü yenmek için işyerleri kapatılıyor, insanlar evlere hapsediliyor; bu da ekonominin çarklarını durduruyor. Tersi ise salgını azdırıyor! Kısaca iki tarafı da keskin bir kılıç! Bu durumda hükümetler de ne yapacaklarını şaşırdılar. Kimileri “sürü bağışıklığı” diyor, radikal önlemlerden kaçınıyor; kimileri de her şeyden önce ölü sayısını azaltmaya çalışıyor! Ve sonunda virüsten mi yoksa işsizlik ve açlıktan mı daha büyük felaket doğacağını kimse kestiremiyor. ABD’de Trump’ın virüse karşı ekonomiyi kurtarmaya çalışan politikasını eleştiren iktisatçı Paul Krugman, yazısına “DOW (borsa) için ne kadar insan ölecek?” başlığını koymuştu!

 

Pandemiler de sel, deprem gibi doğal afet sayılır; fakat onlardan farklı olarak zamana yayılır ve bütün insanlığı tehdit eder. Siz bir depremin uzun bir süre tüm dünyayı salladığını düşünebiliyor musunuz? Korku buradan kaynaklanıyor ve “küreselleşme”nin şekli de (çağdaş emperyalizm) bu korkuyu haklı kılıyor. IMF uzmanları 2020 yılında dünya ekonomisinde, toplu olarak yüzde 3’lük bir daralma olacağını ve bu durumla da son yüzyıl içinde ilk kez karşılaşıldığını ileri sürdüler!

 

NEOLİBERAL KRİZ YÖNETİMİNİN SINIFTA KALDIĞI BİR GERÇEK

 

►Bu durum neoliberal kriz yönetiminin başarısız olduğunu gösteriyor. Sizce yaşananlar neoliberalizmin bir daha dirilemeyeceğinin göstergesi mi?

 

Şimdiden böyle bir şey söylenemez; fakat neoliberal sistemin kriz yönetiminde sınıfta kaldığı da bir gerçek. Zaten temel ilkesi “kârın azamileştirilmesi” olan bir sistemin halk sağlığı konusunda başarılı olması beklenemez. Bakınız bugünkü feci koşullarda bile büyük ilaç firmaları çıkar kavgalarından vazgeçemedi ve ortada henüz bir aşı yokken, arkalarına hükümetleri de alarak, “aşı rantı” kavgasına başladılar. Kökeni itibariyle Fransız olan Sanofi’nin CEO’su çıkıyor, “Risk alarak yatırım yaptılar, aşıda en büyük pay Amerikalıların!” diyor; Macron kıyameti koparıyor! Amerikan şirketi Moderna’nın ilk aşı testleri başarılı çıkınca borsa değeri birkaç katına fırlıyor ve ABD hükümeti oraya da yarım milyar dolar yatırıyor! Yine Amerika, Oxford Üniversitesi’nin ümit verici araştırmasına katkıda bulunmak üzere, AstraZeneca Plc firmasına da 1,2 milyar dolar yatırıyor ve 300 milyon dozluk hisseyi garantiliyor!

 

Öyle görünüyor ki Trump yeniden seçilme umudunu sonbaharda bulunacağına inandığı aşıya bağlamış. Oysa kriz daha şimdiden tüm iktidarları sarsmaya başladı. Fransa’da Macron istifalar yüzünden parlamento çoğunluğunu kaybetti; İtalya devamlı krizlerle boğuşuyor; Almanya, Merkel sonrasının olasılıkları arayışı içinde ve en kötü durumda da bazı “kalkınmakta olan” ekonomiler. Bu koşullarda belirleyici faktör sonunda yine iktisadi krizin etkileri olacak! Şu ana kadar en kazançlı şirketler ileri teknoloji devleri oldu. Bunlardan yukarıda sözünü ettiğim beş büyüğün (GAFAM) borsa değeri 5,6 trilyon dolara (Şubat, 2020) çıkmıştı. Bu yılın daha ilk üç ayında Microsoft 10,8 milyar, Facebook da 4,9 milyar dolar kâr etti; kriz yoğunlaşır, işten çıkarmalar artarken Amazon da 170 bin yeni işçi aldı. Yine de henüz hiçbir şey belli değil… Emperyalist metropoller Godot’yu bekler gibi korona aşısını beklerken, sefalete sürüklenen halklar da bir noktadan “bizler artık bekleyemeyiz!” diyebilirler!

 

►Koronavirüs salgınıyla ortaya çıkan krizde, zaten yoksul olan insanlar ya ücretsiz izne mahkûm edildi ya da işlerinden çıkarıldı. Bu tablo onların sorunlarının daha da büyümesine neden oldu. Sizce ilerleyen günlerde toplumsal muhalefet buna karşı nasıl bir tavır ortaya koymalı?

 

Neoliberal politikalar ve 2008’de patlak veren kriz son yirmi yıl içinde hemen her ülkede eşitsizlikleri artırdı ve çok sayıda halkı sefalete sürükledi. Öyle ki bu eşitsizlikler en liberal çevreleri bile rahatsız etmeye başladı. Artık liberalizmin en güçlü yayın organlarında bile sık sık bu yönde şikâyetler yer alıyor. Thomas Piketty’nin, gelir dağılımının ne kadar bozulduğunu anlatan yayınlarını milyonlar okuyor. Yazar, mart ayında yaptığı bir söyleşide Bernie Sanders’i “Amerikan demokrasisinin umudu” olarak görüyordu, fakat kendi partisi bile Bernie’nin “sosyalizm”ini hazmedemedi. Yakın zaman önce de (15 Mayıs) dünyada 600’den fazla üniversiteye dağılmış, aralarında ünlü isimlerin bulunduğu 3 bini aşkın akademisyen uzun bir bildiri yayınladılar. Esas olarak “Sağlığımız ve hayatımız pazar güçlerine teslim edilemez.” diyorlar. Ne var ki pek bir yankı uyandırmadı. Zaten söylediklerini -çok daha basit ifadelerle- milyonlarca insan da söylüyor. Demek istiyorum ki nutuklar, bildiriler, yöneticilere akıl vermeler artık yetmiyor. Bütün sorun şurada: Kitleler her gün biraz daha ağırlaşan yaşam koşullarına daha nereye kadar dayanabilecekler? Tarihte çok örneği var, bazen koşullar halkın çığlığının ölümcül virüslerden daha hızlı yayılmasına da yol açabiliyor. İşte toplumsal muhalefetin işlevi de burada ortaya çıkıyor: Aydınlatmak ve yönlendirmek!

 

►İktisatçı ve sosyal bilimcilerin yayımladığı bildiride, “Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını yaygınlaştırmamalıdır” ifadesi yer alıyor. Bu konuda genel bir endişe var. Bunu biraz açar mısınız?

 

Aslında bu da genel eğilim içinde yer alan bir gelişme… Son on yıl içinde bazı ülkelerde dikta eğilimleri iyice güçlendi. Salgın da bu yönde kullanılacak bir araç oldu. Macaristan’ın Orban’ı, Hindistan’ın Modi’si, Brezilya’nın Bolsonaro’su, Filipinlerin Duterte’si, Mısır’ın Sisi’si vb. hep aynı boruyu çalıyorlar: “Salgın var; ulusal tehlike, birleşelim!”. İsrail’de rüşvet davasıyla bunalan Netanyahu bile bunu kullanarak belini doğrultmaya çalışıyor! Dev mitinglerle Bouteflika’yı iktidardan kovan Cezayirli demokratlar da yeni rejimin basın yasakları ve tutuklamaları karşısında düş kırıklığı içindeler! İşte Türkiye’nin tablodaki yeri de bu! Üstelik 2016’da faşist kafalı Donald Trump’ın ABD’de başkanlık koltuğuna oturması da bu blok için bir “lütuf” oldu!

Bir pandemi ile savaşmak elbette sağlık önlemleri ve yoksullara yardım konularında ulusal dayanışmayı gerektirir. Ne var ki bu nedenle muhalefet de muhalefet olmaktan vazgeçmez! Oysa Erdoğan ve AKP iktidarı bu dayanışmayı “Ben ne yaparsam, herkes onaylasın!” şeklinde anlıyor ve en haklı eleştirileri bile ihanet sayıyor. İstanbul, Ankara gibi büyükşehir belediyelerinin yoksullar için bağış kampanyasını, sırf bu belediyeler muhalefet partisinde diye engellemeye çalışması gerçekten inanılır gibi değil! Bu konuda söylenecek daha çok şey var ve bu durum, sonunda, Türk usulü “başkanlık sistemi” ni, tüm dünyanın gözünde, biraz önce sözünü ettiğim otokrasi bloğunun en çarpıcı örneklerinden biri haline getirdi.

 

►İktidarın salgın yönetiminden bir başarı hikâyesi çıkarmaya çalıştığı görülüyor. Tüm süreci yönetenler açısından değerlendirdiğinizde neler söylersiniz?

 

Korona salgını dünyaya eşitsiz bir şekilde yayıldı ve ortaya şaşırtıcı bir korona haritası çıktı. Bu konuda ilk akla gelecek ülke ve bölgeler, (şimdilik) büyük bir darbe almazken, en ileri ülkeler derinden sarsıldılar. Halen araştırıcılar bunun nedenlerini araştırıyor ve nüfusun gençliği, iklim şartları, demografik yoğunluk, turizm ve başka nedenlerle seyahat yoğunluğu gibi faktörler üzerinde duruyorlar.

Türkiye’de ilk vaka 10 Mart’ta çıktı ve 20 gün içinde rakam 10 bin 800’e ulaştı. Bu vahim durum karşısında alınan önlemler ve sağlık görevlilerinin özverili çabaları sayesinde vaka artış hızı kesildi; ama yine de vaka sayısı itibariyle Türkiye hâlâ ilk 10 ülke içinde yer alıyor. Şimdi, TV sunucularının her önlerine gelene “ne zaman normalleşeceğiz?” diye sorduğu bu günlerde, bu tablodan örnek bir “başarı hikâyesi” çıkarmak da gerçekten tuhaf oluyor! Oysa asıl tartışılması gereken neoliberal politikaların Türkiye’de sağlık hizmetlerinde nasıl bir tablo ortaya çıkardığı olmalı.

 

HALK SAĞLIĞININ GELECEĞİ KAZANCA ENDEKSLENDİ

 

►​Peki, sizce nasıl bir tablo çıktı ortaya?

 

Tüm iktidarı boyunca AKP’nin iktisat politikası Özalcı liberalizm, hatta bunun da radikalleşmiş bir şekli oldu. Bu politikanın motoru da inşaat sektörü ve finans kapitalle beslenen müteahhitlik hizmetleri idi. Bankacı Hüsnü Özyeğin, anı kitabında bu stratejik ortaklığın nasıl geliştiğini ayrıntılarıyla, övünerek anlatır. Bu aynı zamanda 12 Eylül Darbesi’nden sonra Türkiye’de kapitalizmin nasıl geliştiğinin öyküsüdür! AKP bu politikayı daha da geliştirdi ve yüksek kira bedelleri, hasta sayısı vb. gibi milyarlarca dolarlık garantilerle “şehir hastaneleri” serisine başladı. Böylece Rönesans, CCN, YDA, Türkerler, Astaldi vb. gibi AKP’ye yakın firmalar paraya para katarken, sağlık politikası da “sağlık turizmi” diye övülüyor. Kısaca halk sağlığının geleceği, bir ölçüde müteahhitlerin kazançlarına endekslendi. Bu konuda, iktidarın oklarını çeken Türk Tabipleri Birliği’nin son derece aydınlatıcı raporları vardır. Aslında “sağlık turizmi” sözcüğü de, 83 milyonluk bu fakir ülkede adeta bir itiraf niteliği taşıyor ve tüm AKP politikasının özünü yansıtıyor. Koronalı ya da koronasız, halk sağlığına merkantil gözlüklerle bakan bir politikanın geleceği olamaz!

 

KAYNAK: BİRGÜN / UĞUR ŞAHİN